6 Şubat 2015 Cuma

E Vitamini Bakımından Zengin Olan Gıdalar

E Vitamini nedir ve Yararları nelerdir? 
Yağda çözülen bir vitamin olan E Vitamini denilince aklımıza gelen ilk şey sağlıklı bir cilttir.

Sağlıklı bir cilt ile E vitamini arasında nasıl bir ilişki vardır?
Öncelikle E vitamini güçlü bir antioksidandır. Bu özelliği ile hücre tahribatına yol açan serbest radikallerin cildimize verdiği hasarı en aza indirir. Böylelikle kolajen üretimi devam eder ve kırışıklıkların oluşumu yavaşlar. Bir çok organın işlevlerini yerine getirmesinde önemli bir rol oynayan E vitamini aynı zamanda, bağışıklık sistemini güçlendirir, vücudun direncini arttırır, kalp krizi, felç riskini azaltır, kansere karşı korur ve yaşlanmaya bağlı hafıza zayıflığının önlenmesinde etkilidir.

E Vitamini Bakımından Zengin olan Gıdalar Nelerdir ? 


Badem : E vitamini açısından oldukça zengin olan badem, sadece cilde değil aynı zamanda saçlara da çok iyi gelir. Yarım çay bardağı badem ayrıca günlük magnezyum ihtiyacının %45 'ini, bakır ihtiyacının ise %20'sini sağlar. Bademin içerisinde bulunan yağlar, kilo vermeyi kolaylaştırır ve tok tutar. Bu yüzden de diyetisyenler ara öğünlerde badem yenmesini önermektedirler.

Kabak çekirdeği ve Ay çekirdeği: E vitamini kaynağı olan kabak ve ayçiçeği genellikle kavrulmuş olarak tüketilmektedir. Oysa ısıya hassas bileşenlerin bozulmasına neden olacağı için her ikisini de kavrulmadan yenmesi daha faydalıdır. Yapılan araştırmalar günde bir avuç kabak çekirdeği tüketilmesinin (kavrulmadan) prostat ve idrar kesesi sorunlarına iyi geldiğini ortaya koymaktadır.

Fındık: Her gün 25-30 gram tüketilmesi, günlük E vitamini ihtiyacının %100'ünü karşılamaktadır.

Çam fıstığı : Zeytinyağlı dolmanın ve iç pilavın ve pesto sosunun olmazsa olmazı olan çam fıstığı güçlü bir E vitamini kaynağıdır.

  Kuru Kayısı : 100 gram kayısı günlük E Vitamini ihtiyacının %30'unu karşılar.

Kivi ve Mango : Muhteşem ikili olarak adlandıracağımız kivi ve mango kuvvetli bir antioksidandır. Kivi, özellikle ülkemizde yaygın üretim alanına sahiptir ve C vitamini deposudur. Kanser hastalığının tedavisinde önemli bir yere sahiptir.Mango ise, kanı temizler, cilt ve saçlar için çok yararlıdır.

         Kırmızı Dolmalık Biber: Kırmızı renkte sebzeler, özellikle kırmızı dolmalık biber E Vitamini, C Vitamini ve antioksidan açısından oldukça zengindir. Lezzetli bir sebze olan kırmızı dolmalık biber, çiğ ya da pişmiş olarak tüketebilirsiniz.

Papaya: Ödem, iltihap ve yaraların iyileşmesine yardımcı olan ve zengin E vitaminie sahip "meleklerin meyvesi" olarak adlandırılan papaya da aynı zamanda C Vitamini ve beta- karoten bulunur.



5 Şubat 2015 Perşembe

Boğazım Düğüm Düğüm

Psikoloji ile hastalıklar arasındaki neden-sonuç ilişkisi hem psikolojinin hem de tıp biliminin konusu olmuştur. Eskiler de atasözlerine yansıttıkları gibi bir çok hastalığın sebebini ruh halinde aramışlardır. Herkesin hayatla ilgili söyleyecek çok sözü vardır. Edilecek şikayet gırladır. Ancak boğaz "dokuz düğüm'"dür. Böyle derdi anneannemiz... Bilimsel olarak kanıtı olup olmadığını bilmiyoruz ama çoğumuzun da tecrübe ettiği gibi söyleyemediklerimiz, haykıramadıklarımız belki düğüm olur çöker gırtlağımıza...Bu tanımlamalar ve tanılar işe halk gözünden bakılarak yapılan açıklamalardır.

Acaba Bilim Ne Diyor?
Düğüm olarak nitelendirdiğimiz tiroid bezinde konuşlanan nodüller ile ilgili ne yapmamız gerekiyor? Paniğe gerek yok! Tiroid bezinde ortaya çıkan nodüllerin büyük çoğunluğu iyi huyludur. Ancak bir sağlık tüketicisi olarak tıp biliminden ve uygulayıcılarından ne gibi taleplerde bulunmalıyız?

Nodülümü Kime Şikayet Ederim? 

Tiroid hastalıkları Endokronoloji uzmanlığının alanına girmektedir. Ancak İç Hastalıkları uzmanları, Kulak Burun Boğaz Hastalıkları uzmanları ve Genel Cerrahi uzmanları da tiroid hastalıklarıyla ilgilenmektedir.

Nodülünüzün Huyu, Suyu Nasıl Anlaşılır? 

Nodül tespit edildiğinde, nodülden hücre alarak kanser açısından incelemek için - ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB, TİAB) adı verilen bir işlem yapılabilir. Ancak her nodüle biyopsi yapmak gereksizdir.

Hangi Nodüle Biyopsi Yapılacağını Nasıl Bileceğim ?

Nodülü ilk inceleyen bu konuda uzmanlaşmış bir Radyoloji uzmanı olacaktır. Radyologun görüşleri doğrultusunda klinisyen doktor biyopsi yapılıp yapılmayacağına karar vermelidir. Radyoloji uzmanı raporunda nodüle biyopsi yapılıp yapılmaması konusunda mutlaka öneride bulunmalıdır. Hangi nodüllere biyopsi yapılması gerektiği uluslararası kuruluşlarca belirlenmiştir. Radyolog da bu kıstaslara göre biyopsi tavsiyesinde bulunmaktadır.


Gereksiz Biyopsi Yapmanın Ne Zararı Var?

Öncelikle gereksiz yere para ve zaman harcanmış olur. Ama daha da önemlisi hiç bir kanser şüphesi bulunmayan bir nodüle biyopsi yapılması gereksiz ameliyatlara yol açabileceği hekimlerce dile getirilmektedir.

Biyopsiyi Kim Yapmalı? 

Biyopsi Radyoloji uzmanı tarafından ultrason aracılığıyla yapılmalıdır. Yani ultrasonografi ile iğnenin tam olarak nodülün içinden hücre almasıdır. Ultrasonografi cihazı kullanma eğitimini ise sadece Radyoloji uzmanları almaktadır.

Biyopside Alınan Hücreleri Kim Değerlendirir?

Biyopside alınan hücrelerin iyi huylu olup olmadığı Patoloji uzmanları tarafından incelenir. Ayrıca biyopsi esnasında yeterli miktarda  hücre alınıp alınmadığından emin olmak için Patoloji uzmanı da biyopsi sırasında hazır bulunmaktadır. Kısaca nodülünüzün huyunu belirleyecek olan Radyoloji uzmanı ile fikir alışverişinde bulunan Patalog olacaktır.

Zeynep Pelin ATAMAN




4 Şubat 2015 Çarşamba

Kanser ve Hipnoz

Hipnoz, derin rahatlama ve yüksek dikkat odaklanmasıyla karakterize edilen, bilinçaltına ulaşmayı amaçlayan bir durumdur. Zihin, hipnoz sırasında trans halindedir. Trans ve benzeri durumdayken kişi telkinlere daha açık hale gelir. Dolayısıyla hipnoz, ağrı, kaygı ve bağımlılık gibi çeşitli sağlık sorunlarına yol açtığı düşünülen davranışların ve alışkanlıkların değiştirilmesinde kullanılabilir. Tedavi yöntemi olarak Hipnoz ya da diğer adıyla Hipnoterapi  ile birçok sağlık sorununa çare bulmak ya da etkisini azaltmak elimizde...

Hipnoterapide Kontrol Kimin Elinde? Hipnoterapi uygulayan kişinin hipnoz ettikleri kontrolünü ellerinde bulundurduklarına dair yanlış bir inanış vardır. Aksine, hipnoterapinin temel amaçlarından biri, hastaya kendi davranışları, duyguları ve bedensel fonksiyonları üzerinde daha fazla kontrol sahibi olması için yardım etmektedir.

Kanser ve Hipnoz 
 2007 yılında yapılan bir araştırmada, meme kanseri ameliyatı geçirmiş 200 kadın incelendi. Araştırmacılar operasyon öncesi hipnoz uygulanan hastalarda, ameliyat sırasında verilen anestezi miktarının daha az olduğu, sonrasında duyulan acının şiddetinin daha kısa sürede geçtiğini ve uygulanan işlemlerin daha az zaman aldığı tespit edildi. Ameliyat öncesinde psikolog desteği gören hastalara kıyasla, 15 dakika boyunca hipnoz uygulananlarda; mide bulantısı,yorgunluk ve tıbbi operasyon sonrası duygusal dalgalanmanın daha az görüldüğü bildirildi.


Hipnoz ve Kemoterapi
Kemoterapi sözcüğü telaffuz edildiğinde bile kanser hastalarına korkulu rüya yaşatırken, hipnoz ile kemoterapinin yan etkilerini azaltmak ve toksik ilaçları tamamen  bir şifa aracı haline getirmek mümkün. 2007 yılında yayımlanan bir araştırma, hipnozun, kemoterapinin neden olduğu mide bulantısı ve kusmayı önemli ölçüde azaltabildiğini ortaya koydu.

Hipnoz ve Meme Kanseri
Meme kanseri tedavisinde ortaya çıkan sık görülen bir yan etki de sıcak basmasıdır. 2008 yılında, daha önceden meme kanserine yakalanmış ve hastalığı yenmiş 60 kadınla yapılan araştırmaya göre; hipnoz, meme kanseri hastalarında sıcak basmasının önlenmesine yardımcı olabilmektedir. 5 hafta boyunca sürdürülen çalışmanın sonucuna göre; haftada 50 dakikalık seanslar halinde uygulanan ve evde kendi kendine hipnoz uygulayan katılımcılarda, sıcak basması sıklığının ve şiddetinin %68 daha az görüldüğü tespit edilmiştir.  

ABD'de Hipnoz Uygulamaları 

Tıp bilim adamları tarafından hipnozun tıbbi araç olarak uygulanması ilk defa Amerika Birleşik Devletleri'nde  Milton Hyland Erickson önderliğinde modellenmiş ve tedavi dünyasına girmiştir. Erickson modern medikal hipnozun babası olarak anılmaktadır. Hipnozun saygı duyulan bir tedavi aracı haline gelmesinde büyük payı bulunan Erickson, modern hipnozun Eriksonyen Hipnoz metodu ile hastalıkların tedavisinde kullanılmasına önderlik etmiştir. Dolayısıyla ABD, hipnoza yabancı değildir. New York'ta bulunan Mount Sinai Tıp Merkezi onkolog hekimlerinden Doçent Dr. Guy Montgomery, CBS Haber kanalına verdiği röportajında özellikle meme kanserinde hipnoz uygulanan hastaların psikolojik olarak heyecan, endişe gibi durumları daha iyi kontrol ettiklerini belirtmiştir.

Zeynep Pelin ATAMAN



"Eşyanın Tabiatı": Alkali Beslenme İle Sağlıklı Yaşam

"Eşyanın Tabiatı": Alkali Beslenme İle Sağlıklı Yaşam:                                           PH nedir? Bir maddenin asit veya alkali değerini belirlemek için kullanılan ölçüye Ph   (pot...

Eklem İltihabı Çekenlerin Yemesi Gereken 8 Besin

Eklemlerde meydana gelen iltihaplanmaların nedeni ve tedavisi henüz bilinmemekle birlikte, bu romatizmal hastalığın genetik olabileceği ya da bağışıklık sisteminin kendi hücrelerine savaş açması ve onları yok etmesi öne sürülen nedenler arasında gösterilmektedir. Oldukça ağrılı ve sancılı olan bu hastalıkla mücadele edenler, doktor tavsiyesi ile iltihap giderici ilaçlar almakta ya da ağrıları yatıştırmak için fizyoterapi görmektedirler. Erken teşhis, hastayı fazla zorlamayan egzersizler ve tüketilen besinler, eklem iltihabından kaynaklı ağrıların azalmasına yardımcı olabilir. Bu yazıda akut hale gelmemiş eklem iltihaplarında yenilmesi gereken besinlerden söz edeceğiz.

Omega3 yönünden zengin olan besinleri tüketmek, eklem iltihaplarıyla savaşmakta etkili bir yöntemdir.Aşağıda sıralayacağımız besinleri alışveriş listenizin bir parçası yapmanız ve tüketmeniz oldukça faydalı olacaktır.

1. Balık : Ton balığı, sardalye ve somon doymamış yağ asitleri bakımından oldukça zengindir ve yüksek oranda  Omega3 içermektedir. Bu tür balıkların tüketimi, iltihaplanmaya sebep olan besinlerin dönüşümünü engellemektedir.Ayrıca bu besinlerin tüketimi, kardiovasküler hastalıklara yakalanmayı önlediği gibi, kolestrolün kontrolünde de etkilidir.
Tavsiye Edilen Miktar: Haftada 2 kez 200 gram kadardır.

2. Kanola Yağı: Omega3 'e ek olarak , kanola yağı güçlü bir Omega6'dır ve kalp rahatsızlıklarını önlemekte oldukça etkilidir. Kanola yağında, serbest radikallerle savaşmakta güçlü bir antioksidan olan E Vitamini bulunur. Kanola yağını tüketmek erken yaşlanmayı önlediği gibi, bozulma eğilimi gösteren hücreleri de onarmaktadır.
Tavsiye edilen miktar: Günde 1-2 yemek kaşığı kadardır.

3. Soya Yağı: Soya yağı da diğer bitkisel yağlar gibi yüksek oranda Omega3 , Omega 6 ve E vitamini içerir.Soya yağının iltihap karşıtı olma özelliği vardır ve vücuttaki kolestrol seviyesini ayarlar.
Tavsiye edilen miktar: Günde 1-2 yemek kaşığı kadardır.

4. Zeytinyağı: Zeytinyağı, Omega3, E vitamini ve beta karoten açısından oldukça zengindir. Zeytinyağının, iltihap karşıtı oluşu ve antioksidan özelliğinden ötürü, hücreleri korumakta ve bozulmalarını önlemektedir.
Tavsiye Edilen Miktar: 1-2 yemek kaşığı kadardır.

5. Roka: Koyu yeşil roka yaprakları, Omega3,  A vitamini, C vitamini deposudur. Ayrıca potasyum ve demir içerir. Bu da kan hücrelerinin (hemoglobin) oluşumunu sağlar.
Tavsiye edilen miktar: Günde 1 tabak kadardır.

6. Ispanak: Besin değeri oldukça yüksek olan ıspanak, A, C ve E vitamini , omega 3, kalsiyum, demir, potasyum, karotenoid,  biyoflavonoid içermektedir. Antioksidan özelliği ile prostat ve akciğer   kanserlerinin önlenmesinde etkilidir. Ispanak ayrıca iki önemli element içermektedir: Folik asit ve lutein. Folik asit, kansızlıkla mücadelede, lutein ise bağışıklık sistemini güçlendirmede önemli rol oynar.
Tavsiye Edilen Miktar: Günde 2-3 yemek kaşığı kadardır.

7. Keten Tohumu: Esansiyel yağ asitleri bakımından oldukça zengin olan keten tohumu, içerdiği E vitamini sayesinde, kötü kolestrolü düşürmektedir. Ayrıca iltihap karşıtı özelliği de olan keten tohumunu, sindirim sistemi sorunlarının giderilmesinde ve  menopoz döneminde yaşanılan sıkıntıların yatıştırılmasında etkilidir.

8. Chia: Ada çayının bir türü olan Chia bitkisi, Meksika'da yetişmektedir. Protein, Omega 3, lif, demir ve magnezyum yönünden oldukça zengin bir bitkidir. Doygunluk hissi vermekle kalmaz aynı zamanda kardiovasküler hastalıkları önlemede , bağışıklık sistemini kuvvetlendirmede, vücuttaki kas oranını arttırmada ve iltihaplanma karşıtı özelliği ile tüketilmesi yararlı bir bitkidir.
Tavsiye Edilen Miktar: 2-3 yemek kaşığı kadardır.  


Yüzdeki Sivilceler ve Bize Söyledikleri

Hepimiz pürüzsüz bir cilde sahip olmak isteriz. Özellikle ergenlik döneminde en sık rastlanan problemlerin başında yüzde oluşan ve bir türlü geçmek bilmeyen sivilcelerdir. Bir cilt problemi olan sivilce, ciltte gözeneklerin üzerine yerleşen içi iltihaplı aknelerdir. Peki, yüzümüzün belirli bölgelerinde çıkan sivilcelerin bir anlamı var mı? Bize sağlığımızla ilgili neler söylüyorlar?

Alın Bölgesinde Çıkan Sivilceler : Alın bölgesindeki  sivilceler vücutta biriken toksinlerin dışa vurumudur.  Sindirim sisteminde yaşanılan problemlerden ya da az su tüketiminden kaynaklı durumlarda ortaya çıkarlar. Yenilen yiyeceklere dikkat etmek, günde 8 bardak su içmek, gazlı ve kafeinli içecekleri dikkatli tüketmek bu bölgedeki sivilcelerin oluşumunu önleyecektir.

Burun Bölgesindeki Sivilceler: Burnunuzda oluşan sivilcelerle, kalbiniz arasında yakın bir bağlantı vardır. Şişmiş bir burun, yüksek tansiyonun göstergesi olabilir. Az tuz tüketimi, meyve ve sebzeye ağırlık verme, alkol alımını azaltma ve egzersiz yapma yaşanılan sorunları hafifletecektir.

İki Kaşın Ortasında Oluşan Sivilceler: İki kaşın ortasında çıkan sivilcelerin sebebi karaciğeriniz olabilir. Dışarıda yemek yemeyi seven biriyseniz,sipariş verirken kremalı, yağlı yiyeceklerden uzak durun. Geç saatlerde yemek yemeyi bir kenara bırakın. Yapılan araştırmalar, metabolizmanın gece saatlerinde yavaşladığını ve dinlenmeye geçtiğini söylemektedir. Dolayısıyla gece geç saatlerde özellikle, yatmadan önce yenen yemeğin sindirimi çok zor olacağından, vücudun toksin üretmesine sebebiyet verecektir. Gereksiz ilaç tüketiminden ve fazla alkol alımından uzak durulmalı, Sağlıklı beslenmeye önem verilmelidir.

Yanaklarda Çıkan Sivilceler:Yanaklarda çıkan sivilceler solunum ve dolaşım sistemindeki problemlere işaret ederler. Bu bölgede görülen kabarcıklar ve tıkanıklıklar, yüksek yağ içeren besinlerle alakalıdır. İşlenmiş yiyecekler ve fazla şeker tüketimi yanaklardaki sivilcelerin oluşumuna sebebiyet verir. Soluk renk yanaklar, düşük demirin, alı al moru mor yanaklar da dolaşım sistemindeki ciddi problemlerin göstergesi olabilir.

Yanakların Altında Çıkan Sivilceler: Yanağın altında çıkan sivilceler, dişlerle ilgili sağlıksız hijyenin göstergesi olabilir. Ağız ya da diş eti enfeksiyonları, yanak altındaki sivilce oluşumuna neden olabilirler. Gazlı içeceklerden, şekerlemelerden uzak durulmalı ve yeterince kalsiyum alınmalıdır.

Ağız Çevresinde Oluşan Sivilceler: Ağız çevresinde oluşan sivilceler, sindirimle ilgili fonksiyonlarda bir problem olduğunun habercisi olabilir. Beyaz ve soluk renkteki dudaklar,demir eksikliğine işaret ederken, ağzın kenarlarındaki yaralar B vitamini ve demir eksikliğinin göstergesidir. Kırmızı ve kanayan diş etleri ise,  asit yüklü midenin belirtilerindendir.

Kulaklarda Ortaya Çıkan Sivilceler: Kulakta deri altında ortaya çıkan sivilcelerin ne kadar ağrılı olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Böbreklerle, kulaklar arasında yakından bir iletişim vardır. Az su tüketimi, fazla kafein ve tuz  alımı bu bölgede oluşan sivilceleri açıklar. Kafeinsiz çay ve kahve tüketmek, yeterli su içmek ve tuzdan uzak durmak bu bölgede sivilce oluşumunu önleyecektir.

Çenenin İki Yanında Oluşan Sivilceler: Bu bölge hormonlarla alakalıdır. Ani hormonel değişikler, çenenin her iki tarafında sivilcelerin oluşumunun nedeni olabilir. Adet öncesi çıkan sivilceler,stres ve uykusuzluk da bu bölgedeki sivilcelerin kaynağıdır.

Çenede Oluşan Sivilceler: Çenede oluşan sivilcelerin ince bağırsakla yakın ilişkisi vardır.Sağlıksız beslenme ve  besin alerjileri kendini bu bölgede oluşan sivilceler ile gösterirler. Gün içerisinde tükettiğiniz besinlerin listesini yapmanız, herhangi bir besinden fazla tükettiğinizde sindirimle alakalı olarak ortaya çıkan semptomları ve sonrasında bu bölgede çıkan sivilceleri dikkatle gözlemleyiniz. Böylelikle hangi besinlere karşı alerjiniz olduğu da ortaya çıkacaktır.

3 Şubat 2015 Salı

Ev Yapımı Aloe Vera Yüz Losyonu

 Aloe Vera, içerdiği vitamin A, B1, B2, B 3, B6, B12, C , E ve folik asit, magnezyum, çinko,bakır,kalsiyum, potasyum ve demir  sayesinde, "şifalı bitkilerin kraliçesi" olarak adlandırılır. Aloe Vera, safra kesesi ve böbreklerin fonksiyonlarını iyileştirmede, şeker hastalığını kontrol altında tutmakta, kalp ve damar sağlığında, bağışıklık sisteminin güçlendirmekte, alerjik semptomları yatıştırmakta, eklem ağrılarını hafifletmekte, romatizmal hastalıklarla savaşmakta ve cilt ve cilt ile ilgili problemlerinin ortadan kaldırmakta etkili bir güce sahiptir.

Aloe vera kullanarak evinizde kolaylıkla hazırlayacağınız yüz losyonu sayesinde sağlıklı, pırıl pırıl bir cilde sahip olmanız artık çok kolay.

Malzemeler: 

50 ml gül suyu
50 ml gliserin
50 ml aleo vera suyu
1.2 yemek kaşığı limon suyu
 Hazırlanması ve Kullanımı:

Gül suyunu, gliserini, aloe vera suyunu ve limon suyunu cam bir şişenin içine alın ve iyice çalkalayın. Nemlendirilmiş olan cildinize nazikçe masaj uygulayarak losyonu yedirin. Sonrasında ılık suyla yüzünüzü yıkayın. Hazırladığınız losyonun ömrü 3-5 gündür. Bu süre zarfında karışımı her gün uygulayarak tüketebilirsiniz.

Yüz losyonu haricinde hazırlamış olduğunuz karışımı, ilk yardım malzemesi olarak ciddi olmayan yaraların tedavisinde, böcek ve sinek ısırmalarında, yanıklarda, ciltteki döküntülerde de rahatlıkla kullanabilirsiniz.

Mucivezi Bitki: Maca ve Faydaları

Maca bitkisi (lepidium meyinii); bizlerin adını yeni yeni duyduğumuz  ancak Güney Amerika'nın en eski medeniyetlerinden olan İnkaların hastalıkların tedavisinde şifa niyetine kullandıkları, şekil itibarıyla kökü toprak altındaki turpa benzeyen köklü bir bitkidir. Bir tek dünyada Peru'nun And Dağları'nda yetişen bu mucizevi bitkiyi İnka savaşçılarının tükettiklerini ve kendilerine güç ve dayanıklılık verdiğini bilmekteyiz. Ayrıca Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfi sonrası hediye olarak Kraliyet ailesine maca bitkisini armağan olarak getirdiği de söylentiler arasındadır. Peki bu bitkiyi mucizevi kılan nedir?

Yapılan araştırmalara göre maca bitkisi, protein, magnezyum, selenyum ve demir açısından oldukça zengin bir besindir. Maca'nın 19 kadar aminoasit içerdiği saptanmıştır. "Peru'nun Ginsengi" olarak da adlandırılan maca bitkisi, yorgunluk ve halsizlik gibi durumları ortadan kaldırmakta aynı zaman da afrodizyak özelliğine sahip olduğundan ötürü cinsel gücü arttırmaktadır. Doğal hormon dengeleyici etkisi vardır. Özellikle kadınların menopoz dönemlerinde yaşadıkları sıkıntıları hafifletmektedir. Bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlayan bu mucizevi bitki, içerdiği antioksidan sayesinde, kanser karşıtı özelliklere de sahiptir.  

1 Şubat 2015 Pazar

Çocukların Korkularıyla Baş Etmenin Yolları

İnsanlar belirsizlikler karşısında korkarlar ve kendilerini tehdit altında hissederler. Bu tehdit algısı da insanda olumsuz duygular uyandırır. Hepimizin farklı korkuları vardır ve bunlarla baş etmeyi öğreniriz. Oysa ki çocuklar ve korkuları söz konusu olduğunda, onların korkularını çoğu zaman anlamsız ve yersiz bulur, korkmamaları gerektiğini söyler, cesur olmalarını bekleriz. Peki çocuklarımıza haksızlık ettiğimizi hiç düşündüğünüz oldu mu? Sonuçta küçücük dünyaları, bu dünyaya ait anlamdıramadıkları ve adlandıramadıkları bir çok şey var. Öncelikle korkunun, oldukça insani bir duygusal tepki olduğunu bilmemiz ve çocukların korkularını
küçümsememiz gerekiyor. Çocuklarımızın korkularını ifade etmelerine izin vermeli, nelerden korkuttuklarını anlamak için çaba sarf etmemiz gerekiyor. Korkuları hakkında onlarla konuştuğunuzda önemsendiklerini, ciddiye alındıklarını hissedeceklerdir. Korkunun normal bir duygusal tepki olduğunu , korkmamanın garip olduğunu, insanların korkuları aracılığıyla kendilerini rahatsız eden durumlarla baş etmeyi öğrendiklerini, kendimizden örnekler vererek anlattığımızda korkudan korkmamayı öğreneceklerdir. Bu da endişeleri bir nebze dindirecektir. Çocukların korkularının nesnesinin (karanlık, hırsız, hayalet, canavar vb) ne olduğunu bilirsek, korkularınla baş etme yolunda çocuklarımıza kılavuzluk etmemiz daha kolay hale gelecektir. Örneğin; korkusunun kaynağı karanlık ise, odasına koyacağımız hoşuna gideceği bir gece lambası ya da uyuyana kadar yanında kalıp kendisini güvende hissetmesini sağlamamız işe yarayabilir. Eğer hayal ürünü şeylerden korkuyorsa (hayalet, canavar) ki bu somut düşünceden soyut düşünceye geçtiğini gösterir ve genellikle 6 yaş sonrası ortaya çıkar, hayal gücümüzün ürünlerini ortaya koyarak hayaleti, canavarı kontrolümüz altına alabilir, işin içine mizah katarak korku nesnesini komik hale getirebiliriz. Hayal gücümüzü kullanarak yazacağımız bir masalda bir takım semboller kullanarak canavarı ya da hayaleti parodiye dönüştürebilir ya da birlikte bir masal yazabilir ve yarattığınız canavarın çocuğunuz tarafından yok edilmesini sağlayabilirsiniz. Çocuğumuzla birlikte yaratıcı bir dans bulup, yatmadan önce odasında birlikte bu dansı ederek hayaletleri ve canavarların odaya girmesine engel olabilirsiniz. Evde boşalan bir spreyin içerisine su doldurup üzerine hayalet ya da canavar kovucu yazabilir, (sinek kovucu gibi)  uyumadan önce birlikte odasına sıkabilirsiniz.
Tüm bunları yaparken akılda tutmamız gereken bir şeyler ise; 
Korktuğu şeyin üstüne gitmesi konusunda zorlamamamız
Sabırlı davranmamız
Akşamdan sabaha sihirli bir değnekle korkularının bir çırpıda geçeceğini düşünmememiz
Kendi korkularımızı çocuklarımıza aşılamamamız
Cezalandırıcı davranışlardan şiddetle kaçınmamız
Çok fazla koruyucu .davranmamamızdır

Bütün bu önerilerin işe yaramadığını ve korkuların çocuğunuzu esir aldığını ve gündelik yaşantınızı etkilediğini düşünüyorsanız, bir uzmandan destek almanız en doğru yol olacaktır.

31 Ocak 2015 Cumartesi

Şu Blog Dedikleri Nedir?

Blog, özel bir yazılıma ihtiyaç duymadan web sayfası oluşturmayı ve düzenlemeyi sağlayan, düşüncelerinizi hızlıca gönderebileceğiniz, insanlarla iletişime geçebileceğiniz yazarlık sistemidir.
Web günlüğü ya da e- günce olarak Türkçe'ye çevirebileceğimiz Blog kelimesi internet dünyasına, 1999 yılında Blogger'ın bu hizmeti vermesiyle başlamıştır. 2003 yılının Şubat ayında Google'ın Blogger'ı satın almasıyla kullanımı daha da
yaygınlaşmıştır.

Veri girişlerinin dergi stilinde yapıldığı ve ters kronolojik sıra ile görüntülendiği, kullanıcı kaynaklı olan bu sistemin özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:


  • Hazırladığınız dosyalar doğrudan sunucuya aktarılır.


  • Düşük maliyetlidir. (Blogger.com, Wordpress.com, blogcu.com gibi bir çok ücretsiz servis bulunmaktadır.)


  • Güncellemeler her an yapılabilir.


  • Bir anda milyonlarca kişiye ulaşmanız mümkündür.


  • Herhangi bir internet bağlantısı ile erişim elde edilebilir.


  • Oldukça geniş işbirliğine olanak sağlayacak özelliktedir. 


Blog Türleri:  Temasal, Kişisel, Topluluk,  Kurumsal (Şirket) olarak 4 ana başlık altında toplayabiliriz.

Temasal Bloglar: Belirli bir alanda yazılan gönderilerin yer aldığı, bu konuda uzmanlaşmış kişişerin yazdığı ve düzenlediği bloglardır. Yemek, tasarım, ev dekorasyonu, fotoğrafçılık gibi konulara odaklanmış bloglar bu türe örnek olarak verilebilir.

Kişisel Bloglar: Çok fazla deneyimi olmayan kişilerin bile rahatlıkla kullanabileceği ve sayfa düzenleyebileceği yapıda olan bu bloglarda, günlük yaşamda deneyimlenen olaylar, durumlar paylaşılır. Daha çok günlük işlevi görür ve en fazla ratlanan türdür.

Topluluk Blogları : Üyelik sistemine sahip olan ve üyelerin gönderdikleri yazılardan oluşan bloglardır. Komünite olarak da adlandırılan bu türdeki blogların çoğu, kendi sunucularındaki blog yazılımını kullanmaktadır.

Kurumsal (Şirket) Blogları: Şirketlerin kendileri ile ilgili haberleri duyurdukları, daha samimi bir şekilde kendilerini ifade ettikleri bloglardır.